Ana SayfaDenemeSchopenhauer Felsefesi

Schopenhauer Felsefesi

Felsefe, hayatın içindeki rahatsız ve sorgulayan bireyin ilgi alanına girmektedir. Buradan hareketle felsefe getirdiği çözümlemelerle var olan hayatın mevcut giriftliğine veya basitliğine atıfta bulunarak, insanlığa alternatif yaşam formülleri sunmayı amaçlar. Kümülatif bir yapı içerdiği için birçok cevapsız soruyu da beraberinde getirir; işte bu yüzden çetin bir yoldur ve büyüyen bir soru yumağına benzer. Bu karmaşadan ve sorunsaldan biraz olsun kurtulmak için mevcut gidişat içinde başka bir alternatifi sunmayı arzular, var olmak ister, sesini duyurmak ve mevcut yavanlığa karşı savaşma içgüdüsüyle hareket eder. Bu yönüyle kâh tehlikeli kâh yıkıcı kâh inatçı bir tavır sergiler. Bu değişkenliği ve dönüşümü insanın mutluluğu için duyulan özlem ve çabadan kaynaklanır. Pragmatik olarak düşünüldüğünde felsefe hemen hemen bu tarz kaygılarla örülü bir amaçlar dizisine sahiptir diyebiliriz. En başta İnsan Mutluluğu olmak üzere…

Mutluluk kendi kendine yetenlerindir.”
Aristotalaes (Eudemos’a Etik, vıı,2)

Schopenhauer, nadiren rastlanan biricik mutluluğu arayanlardan sadece biriydi. Ve kendi tavrınca bulanlardan… Bu mutluluğun sacayaklarını yazan bir filozof olarak Schopenhauer eserlerin de, insan mutluluğu üzerine yazdıklarıyla yukarıdaki alıntıyı tam olarak müjdelemiştir. O felsefesinin tüm zarafetiyle bu zaferi bize sunar. Schopenhauer Felsefesi, baş döndürücülüğünü ve gücünü hayatın içindeki var oluş mücadelesinden veya hayatın ne olduğu ve ne olması gerektiği kaygısından alır. Güçlü bir metafizikle bezediği eserleri nadiren yazılan başucu eserleri gibidir. Çünkü o farklı bir üslupla yazmayı yeğlemiştir. Basit insanla bilge (deha) insanın zevkleri arasındaki farklara dikkat çekmiş, onların varoluşsal sorunlarının da kökenlerine inerek, hayatın bu aşamada neden farklı yaşandığını ispata girişmiştir. Sıradanlığın getirdiği sefaleti hesaplayarak bunun hayatın içindeki yansımalarını gözler önüne sermeye çalışmıştır. İki farklı insan (vasat – bilge) modelinden hareketle kandaki soylulukla değil karakterdeki aristokrasiyle ilgilenmiştir. Bu farklılıkların filozofu olarak geliştirdiği edebi üslubuyla Schopenhauer, varoluşsal yetilerin tüm boyutlarına (psikolojisine ve içeriğine) değinerek, bunun mutlulukla ilgisini izah etmeye çalışmıştır.

“Her yerde sadece kendimize emanet olduğumuzdan mutluluğumuzu da kendimiz yapar ya da kendimiz buluruz” Oliver Goldsmith

Bu alıntılara Schopenhauer eserlerinde çokça rastlanır. Çünkü o da insanın kendinde var olanlarla ancak mutlu olabileceğini öne sürer. Birçok eserinde vurguladığı üzere “kendi kendine mutlu olma ya da olamama”, var oluş mücadelesiyle ilintili çalışan bir çatışkıdan ibaretti. Bu problemi sürekli yineleyen yazarın eserlerinden çıkarılan sonuç itibariyle iki tür insan karşımıza çıkmaktadır. Yukarıda az da olsa bahsettiğimiz vasat insan ve bilge insan kavramlarının köküne inen Schopenhauer, bu farkı şu içgüdülerde aramıştır; yaratıcılık, farkına varma, zekâ, sezgi ve aklı kullanma. Bu elitize edilmiş yetenekleri entelektüel bir savunuyla bağdaştıran Schopenhauer, özellikle Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar adlı eserinde bunu çok daha iyi tasarlamış ve yaşamsal köklerine inmiştir. Farkların ve farklılığın felsefesini kurgulayan Schopenhauer, Nietzsche’nin üstün insan modeline az çok benzeyen bilge insan reçetesini sunarken aslında bir taraftan da ruhlar pazarındaki seçkin ruhun felsefesini yapma inadını sergilemiştir. Kısaca o zor olanın ve az olanın davranışlarını anlamaya çalışmış ve eserlerinde sürekli bu anlayışı tercih ederek, onaylayarak biricik ve yüce olana yaklaşmaya çalışmıştır. Bu yüzden onun felsefesi aristokrat bir tavrı taşır, asık suratlıdır hatta genelde ümitsizdir; çünkü ona göre bu duygular ululaştırılmalıdır ve hayata entegre edilerek insanın zayıflığı ve zaafları iyileştirilmelidir. Kendisi bu konuda haklı olarak şunları söyler: “Hiçbir makam, mevki, soy, sop farkı yoktur ki kafalarını sadece bellerinin hizmetinde kullanan, bir başka ifadeyle, onu iradelerinin emellerinin bir hizmetkârı olarak gören milyonlarca insan ile Hayır! Kafa bunun için kullanılmayacak kadar değerlidir, o sadece kendi kendisinin hizmetinde kullanılmalıdır, bu dünyanın harikulade ve çok çeşitli manzaralarını temaşa ve tefekkür etmeye ve sonra da onu bir fert olarak kişiliğime cevap teşkil edebilecek şekilde, ister sanat ister edebiyat olarak bir form içerisinde yeniden üretmeye çalışmalıdır, diyecek cesarete sahip, çok az ender bulunur kimseleri birbirinden ayıran derin uçurum kadar büyük olsun.” (Schopenhauer, Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine, syf.17)

Özgün eserlerinde bu tarz uçurumlardan sık sık bahseden ve bunun sebeplerini farklı psikolojik ihtiyaçlara ve karaktere bağlayan Schopenhauer, aslında kısaca şunu söyler: kişi aklını iradeden ruhun eşliğinde ayırmalı ve bunu yaparken o eşsiz ahengi yakalamalıdır ki hayata yenilmesin ve hayatta mutlu olsun. Schopenhauer felsefesinin çarpıcılığı da buradan ileri gelmektedir. Schopenhauer bu mustarip durumu, yani insanın acıya olan eğilimini ve mutsuzluğunu ancak ve ancak yaratma yoluyla yenebileceğini düşündü ve bu reçeteyi edebiyat ya da görsel sanatlar olsun genel anlamda sanatla uğraşmaya bağladı. Sanat ona göre acıdan kurtuluş yollarının mükemmelleştirilmiş hali gibiydi. Bu safhayı Schopenhauer şöyle özetliyor: “ Her hayvan özellikle insan, var olmak ve bu dünyada varlığını sürdürmek için iradesi ile aklı arasında belli bir uyum ve nispete gereksinim duyar. Bu uyum ve nispet tabiaten ne kadar tam ve doğru ise, onun için bu dünyada karşılaştığı güçlüklerin üstesinden gelmek ve hayatta kalmak o kadar kolay, güvenli ve hoş olur.” (Schopenhauer, Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine, s. 101 )

“Bir kimse yalnızca kendi kendine bağlı ise ve kendinde her şeye sahip ise mutlu olmaması mümkün değildir.” CİCERO

Schopenhauer felsefesi, hayatın becerilmesi aşamasındaki insanın kurtuluş mücadelesiyle, acıdan uzaklaşan ve hazza sokulan insanın, yani mutluluğun habercisidir. Özellikle Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar adlı eserinde bu kaygısını belki de biraz saplantılı bir biçimde yineleyen filozof, başarısını tam bu noktadan almaktadır: insan psikolojisinin en uç noktalarını çok iyi analiz etmiş olmasından… Schopenhauer, insanı bu uç noktalardaki davranışlarına göre kategorize etmeyi başarmış nadir filozoflardandır. Hayatı yaşamanın derin bir metafizik barındırdığını ileri sürerek zayıf ruhların bu sancılı süreci başaramadığını ve bu başarısızlık yüzünden karamsarlık ve mutsuzluğun pençesine düştüğünü savunur. Schopenhauer bu yönüyle özgün ve felsefe literatüründe referans noktasıdır diyebiliriz. Yanılgı, farklılık, yaratıcılık, sanat, yetenek gibi daha birçok noktadan hareketle düşüncesinin dayanaklarını iyi belirlemiştir. Schopenhauer felsefesine evet demek, sanat ya da edebiyatla uğraşmaya ve bu uğraşın var oluşun ön koşulu olduğunu kabul etmeyi gerektirir.

“En mutlu sözcük bile gülünç duruma düşer, onu dinleyen kulak çarpıksa eğer.”
GOETHE

Bu alıntıdan anlaşıldığı üzere Goethe, zevkli ve duygulu insanlara hitap ederek Schopenhauer’ın da belirttiği farklılığa çok güçlü bir atıfta bulunmaktadır. Kusursuz bir insanı öngören Goethe, Schopenhauer için olağanüstü cazip bir sanatçıydı. Sürekli yaptığı alıntılar arasında yer alan Goethe, ona göre eşsiz ruhlar sınıfındaydı. Ve kendi deyişiyle Goethe, yaşam bilgeliğinin eşsiz şairiydi. Bu açıdan Schopenhauer felsefesini çok derinden etkilemiş bir sanatçıydı.

Ben kalabalıklar için yazmadım. Çalışmalarımı, zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen bireylere miras bırakıyorum. Onlar da benim gibi ya da gemisi batıp ıssız bir adaya çıkan ve kendisinden önce aynı sıkıntıları yaşayan birinin izlerinin, ağaçlardaki bütün papağanlardan ve maymunlardan daha fazla teselli sunduğu bir denizci gibi hissedeceklerdir.

Goethe’yi bir sanatçı, deha olarak niteleyen Schopenhauer, eserlerindeki referans noktalarını oluştururken bazen Shakespeare bazen de eski ahit filozoflarından yardım almaktan korkmaz. Schopenhauer eserlerinde, Goethe ve Shakespeare alıntılarının büyük yer kaplamasının nedeni kısaca şudur: Bu iki büyük sanatçı ve Schopenhauer ortak kanallardan beslenir ki bunların en başında da insanın kendinde var olan mülklerle mutlu olması ve bunu yaparken de gücünü kendi kendine keşfetmesi gelmektedir. Şunu da belirtmeliyim ki bu ortak kaygı Schopenhauer felsefesinde en kritik dayanak noktasını oluşturmaktadır.

Schopenhauer’ın yaptığı özenle seçilmiş alıntılar, bahsedilen güçlü ve iradeli insanı öngörür, yani teslim olmayan insanı. Burada onun felsefesinin bir diğer baskın yönünü daha keşfedebiliriz, yazgı ve onun karşısında takınılan tavır… Schopenhauer felsefesinin mihenk taşlarından biri olarak bu konu, yazgısını kabullenen insan ile bu yazgıyı en az acıyla yaşamaya çalışan mücadeleci insanın farkını en iyi şekilde açıklamaya yeter de artar bile. Bu noktada daha ayrıntılı olarak düşünürsek, bu sorunun aslında acıya karşı hazza yönelen ve hayatını bu doğrultuda maksimize eden bir insanın ruh ikliminden ibaret olduğunu görebiliriz. Çünkü bu davranışların içindeki insan, gidişatı etkilemeye ve kendi arzuladığı dünyadan hareketle acıdan bir şekilde sıyrılmaya çalışan bir bireydir. Schopenhauer bu konuda şunları dile getiriyor; “Demek ki yaşantımızın, huzurunu kesin olmayan belirsiz kötülüklerle bozmamak için onları hiç gelmeyeceklermiş gibi görmeye çalışmalıyız, kesin olanları da hemen gelmeyeceklermiş gibi düşünmeliyiz.” (Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, s. 127)

Schopenhauer bu açıklamalarıyla şunu müjdeler; hayatın peşinden koşan insan değil, hayatı sağlam bir psikolojiyle bekleyen, sükûnetle davranan, akıllı olan insan yaşantısından daha fazla tatmin olarak acıdan olabildiğince uzaklaşır ve böylece hayatı tam anlamıyla becerme tarafında kendisini hissettirir. İşte bahsedilen bu insan akıl dolu vuruşlarla hayatını şekillendirmeye başlar ve bu başlangıç Schopenhauer’ın sürekli arzuladığı estetik kurtuluşun ta kendisidir.

Hayatı çekip çevirme bağlamında mutluluğu yakalamanın felsefesini yapan Schopenhauer, eserlerinde sürekli bu mesele üstünde durmuş ve bu mutluluğun hangi içgüdülerle sağlanabilineceğini sürekli vurgulamıştır. Schopenhauer’a göre bu içgüdüler hayatı yeniden anlamlandıracak ve bu anlamlandırma süreci mutlulukla sonlanacaktır. Böylece hayatı bir yerde pragmatize eden Schopenhauer, hayatın üstesinden gelme ve (bireysel) mutlu olma öğretisini, tüm seçkinliğiyle güruha değil, farklı yaratılmış insanlara armağan ediyordu. Çünkü ona göre farklı yaratılanlar farklı acılarla boğuşmaktaydı, bu yüzden var oluş eksenindeki kurtuluşu sadece bu insanların hak ettiğine inanıyordu. Bu yüzden yazın hayatı boyunca özgün felsefeyle uğraşmış ve seçkin insanlara bunu duyurmayı seçmişti.

Peki, kimdi bu insanlar? Schopenhauer’a göre bu insanlar neden farklıydı ve neden biricik kurtuluşla müjdelendiler? Schopenhauer bu insanları sanat, şiir, edebiyat veya tiyatroyla uğraşan yaratıcı ruhlar olarak niteliyordu. Kısaca özgür iradeleriyle yaratan ve düşünen ruhlar… O tam bir sanat ve sanatçı âşığıydı. Bunu titiz ve edebi bir tavırla kaleme aldığı eserlerindeki metafizikten anlayabilmek hiç de zor değildir. Bu şair ve sanatçı edasından dolayı ona romantik denmiştir. Schopenhauer eserleri, edebi üslubun ve felsefi ciddiyetin estetik buluşmasının bir gösteri alanıdır. Bu özellikleriyle bir edebiyatçı, şair hepsinden öte sanatçı bir dehaya sahip; kurtuluşu bu uğraşlarda arayan bir filozoftu. Bu konuda şunları söyler; “…Sanat eseri bize gerçekten hayatı ve şeyleri hakikatte nasılsa öyle (gerçekte olduklarıyla haliyle) göstermeye çalışır, fakat hayat ve hayattaki şeyler nesnelle öznel olumsuzluklarının sisi nedeniyle herkes tarafından doğrudan kavranılamaz. Sanat bu sisi dağıtır.” (Schopenhauer, Seçkinlik Ve Sıradanlık Üzerine s. 68) Ve devam eder: “Mermer yan yana nice damar sergiler, ama damarlarının onun içinden yüzeyine ilerleyişini izlememize izin vermez.” (Schopenhauer, İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, s. 39) Büyük bir edebi tavrı bu cümlelerden fark edememek imkânsızdır sanırım. Bu cümleleriyle edebi üslubun o eşsiz tadını ve sihrini bize çok iyi sunan Schopenhauer, hiçbir zaman sığ bir anlatımı benimsememiş bir yazar ve filozoftu. Bu yönüyle diğer filozoflardan ayrılıyordu, çünkü felsefi yazmalar genelde çok fazla soyut ve edebiyattan uzak bir tavır sergiler ve bu kesinlikle Schopenhauer’a uygun düşmeyen bir metottu.

İsteme ve Tasarım Olarak Dünya adlı eserinde bu sanatsal üslubunu kullanmaktan çekinmeyen Schopenhauer, bu eserinde yine mutluluk arayışındaki yolculuğuna devam eder. Bu eserinde biraz farklı olarak insanlığın ortak yanılgılarına ve fenomenler üzerine yoğunlaşan Schopenhauer, nesnelerin dünyasına ait felsefi çözümlemelerinin yanı sıra bu eserde daha çok dünya ve hayatın özünde ne olduğunu göstermeye çalışmış ve insanlığın kendi yaratmış olduğu bir hayal âleminde (tasarımlar dünyası) yaşadığını ve buna göre hayatını idame ettirdiğini ispata girişmiştir. Bu eserinde de tema olarak kendisini tekrarlayan Schopenhauer, dünyayı anlamlandırma gayretinin yanı sıra nesneler dünyasına ait bilgimizin de bir hiç olduğunu göstermeye çalışmıştır. Evrenin özünün istemeden kaynaklandığını ve bu istemenin sonucunda acı ya da mutluluğun ortaya çıktığını söylemiştir. Bu aşamada acı ve mutluluğun sistematiğini belirleyen Schopenhauer, şeylerin bilgisine yani bilinemezliğin evrenine inmemiz gerektiğini ileri sürer ki bunu ancak yetkin ve donatılmış bir insanın başarabileceğini öngörür. Bu misyon sürekli bahsettiğimiz o farklı yaratılmış insana ait bir deneyimin bir parçasıydı. Schopenhauer, her şeyin özüne yerleştirdiği güçlü ve yaratıcı insan anlayışıyla hayatı her yerinden kemiren tüm insani yanılgıların mezarını kazmanın peşindeydi. O hayaletlerin üzerine yürümemiz gerektiğini sürekli vurgulayıp aslında insanın bu dünyada kendi elleriyle mutluluk şansını yok ettiğini yazıyordu.

Tatmin olmayan, olamayan insan öngörüsüyle Schopenhauer, doyumsuzluğun acının kaynağı olduğunu, bir haz pınarı olan dünyada insanın hiçbir zaman bu anlamda kendisini aşamayacağını ileri sürüyordu. Ve tabii ki bu kısır döngünün varlığıyla karamsarlığa batmış ve mahvolmaya yaklaşan bir hayat ve insan yığınları görüyordu. Bu yanılgı halini ve karamsar psikolojiyi Schopenhauer şöyle açıklıyor;

“Akıl yaşama iradesini ne kadar parlak bir şekilde aydınlatırsa, içinde bulunduğu durumun sefaletini, perişanlığını o ölçüde berrak şekilde idrak eder.” (Seçkinlik Ve Sıradanlık Üzerine, s. 53)

İmkânsızlıkların, yanılgıların ve onların nedenlerinin ve sonunda da alternatiflerin sunulduğu Schopenhauer felsefesi tam anlamıyla yaşamın bilgeliğini öğütlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken kâh eksikliklerden kâh psikolojiden yola çıkan Schopenhauer, mutluluk sistematiğini gerçekten de sağlama oturtmayı başarmıştır. Farklı bir kişiliğin ve edebiyatın eşsiz bir anlatımla buluştuğu eserlerinde sürekli toptan umutsuzluğa karşı savaşmıştır. Emosyanalist, irrasyonalist hatta hedonist akımlarda adı geçse de Schopenhauer, felsefe tarihi içinde özgün filozoflar arasında hatırı sayılır bir yere sahip olmaya devam edecektir. Çünkü o gerçek var oluşun anlatıldığı kaygan mecrayı çok iyi kullanan nadir filozoflardandı.

Sonuç olarak; Schopenhauer felsefesi, nesneler dünyasına dalan bir ruhun evrendeki oluşları seyrederken karşılaştığı karamsarlığı ve yaşadığı acıyı en aza indirgemeyi amaçlayan bir misyona sahipti. Bu yüzden ölümcül ve ayartıcı bir üslubu vardı ve beraberinde getirdiği estetik kurtuluş ta onun felsefesinin en cazibeli tarafıydı.

Can Murat Demir

Yararlanılan Eserler

  • İstenç ve Tasarım Olarak Dünya, Türkçesi: Levent Özşar, Biblos Kitabevi Yayınları.
    Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine, Toplu Eserleri – 2, Türkçesi: Ahmet Aydoğan, Say Yayınları, İst. 2007.
  • Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi, Türkçesi: Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Yayınları, İst. 2005-2006

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

buraya bak